ziLaη 的个人资料єשเภค ๔ılє๓ıภ ๒ย ๒єlค รє...照片日志留言簿更多 工具 帮助

日志


..!

Seni düsünmek güzel sey, ümitli sey,
Dünyanin en güzel sesinden
En güzel sarkiyi dinlemek gibi birsey...
Fakat artik ümit yetmiyor bana,
Ben artik sarki dinlemek degil

sarki söylemek istiyorum.

 
NAZIM HİKMET

..!




...
Yitik bir ezgisin sadece,
Tüketilmiş ve düşmüş, gözden.
Düşlerinde bir çocuk hıçkırır
Gece camlara sürtünürken;
Çünkü hiç bir kelebek
Tek başına yaşayamaz sevdasını,
Severken hiçbir böcek
Hiç bir kuş yalnız değildir;
Ölümdür yaşanan tek başına,
Aşk iki kişiliktir.
 
 

..!


Bir kadının eksik alışkanlıklarından dökülüyor zaman
sırça hüzünler, saklı yol hikayeleri
bulutlara çizilen haritalarda biten masal
sesime dağılan yağmuru topluyorum
gecenin yanlış yerinden başlıyor şarkılar

ayaz sürüyor kirpiklerine şehrin kırık saçakları
ne zaman yüzüne baksam bir uçurum açılıyor
bağırıyorum sesine çarpıp geri dönüyor sesim
bilmiyorum en çok hangi iklime yakıştığımı
göçebe bir yanılgıyım kimse beni konuşmuyor

beklemekle bitiyor gitmek diye başladığım her şey
öyle yenik bir hikaye, imlası bozuk bir aşk
anımsadıkça siliniyor yüzler, bir ünlem yalnızlık
gereklilik kipinde sürüyor hayat
aslından daha anlamlı duruyor gölge

anlamıyorum
bir gelincik kaç rüzgar sığdırır ömrüne...

..!


Elif karanlıkta oturuyordu.
Bir Be bulsa, açılacaktı yolu.
Ama sırdı Be.
Elif sırrın varlığını bile bilmiyordu.

Oysa gelmesi gerekiyordu Be'nin...

Gelmesi ve
ayağına düşmesi Elif'in..

..!


...
bana senden bir haller oluyor dedim ya!
oluyor işte
bu günler daha hızlı adımlıyorum
acaba diyorum
aklında mıyım hâlâ?
yağmur yağdığında

ıslanır mı baktıkların?

..!



Tenim bilse de yokluğun hakikatini, ruhum hiçbir şeyi kabul etmiyor. Aldanmaya devam… Bu elbette tek kişilik bir aldanmadır. Ten bilse de sevgilinin gittiğini, ruh bilmez. Ten, kırışır. Eskir. Kederlenir. Bilgi edinir. Ruhsa, oyuna daldığı için karnı asla acıkmayan bir çocuk gibidir. O, çocukluğunu ve sevip de takılı kaldığı suretleri, he zaman sadakatle ve coşkuyla, sanki hiç gitmemişler gibi bekleyecektir.


Meleklere kalsınlar! Tüm içimden gidenler…



Sibel Eraslan

..!

 

Ey, Gözleri Düş Rengi..!

 

 

Ne söylersen onu yapıyorum elimde değil verdiğin güle
dokunmamak
gözlerin neredeyse bedenim orada oluşuyor yeniden

rüzgârların eğilip kulağıma fısıldadıkları oluyor söylediklerin
dilim tutuluyor sanki buruk bir yemiş tatmışçasına
sessiz bir başına yokolarak yeniden yaşıyorum yanında
hiçliğin tadına bakıyorum
varlığını biraz biraz duydukça
bedenim bedenine kapanıyor yavaşça
sırtında büyük sırmalı bir harmaniyle karşılıyorsun beni

bir bulut gelir hani kanatları yağmur rengidir
uzun yol yorgunudur sonra başka türlü
bir yüzdür gökyüzü
onu yaşıyorum yanında
kış sabahının açmış tüm çiçekleri elinde
elimde değil senin yanında ırmakların sesini dinlememek
birden bire allak bullak oluyorum gelişinle
kollarımdan uç veren zeytin dalları
ipek bir sedire yatırıyorum duygularımı
seni ey yağmur kaçkını
sabah yeli tadı
sen güneşin ışıkdamlası ayışığı dansı
sen geceyarısı beyazı
kasırgada deniz denli tutkunu olduğum sen
yemişlerin zehir tadı
evrenim tuzum dağyelim
yaşamım
ve yanıbaşımda soluk alıp veren deniz gibi sen.

Gülseli İnal

..!




Hoş geldin!
Kesilmiş bir kol gibi
omuz başımızdaydı boşluğun...
Hoş geldin!
Ayrılık uzun sürdü.
Özledik.
Gözledik...
Hoş geldin!
Biz
bıraktığın gibiyiz.
Ustalaştık biraz daha
taşı kırmakta,
dostu düşmandan ayırmakta...
Hoş geldin.
Yerin hazır.
Hoş geldin.
Dinleyip diyecek çok.
Fakat uzun söze vaktimiz yok.
YÜRÜYELİM.....

NAZIM HİKMET

..!



"hep denedin.
hep yenildin.
olsun.
yine dene.
yine yenil.
daha iyi yenil."

..!



Bir ben gibisi olmayacak aranızda,
Hiç birinize benzemediğim kadar hiçbiriniz benzemeyeceksiniz bana.
Hepiniz düz yollarda,sakin ve güvenli bir yaşamın koynundasınız,
Bense derin ve karanlık bir kuyunun başındayım.
Fethedilen değil fethe kalkışan olarak kalacak geçmş ve gelecek Zamanlarda adım.
Acım acınızdan,
Gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla
Aşk benim hakkım...

..!

 

Körlüğümü Kör Eden Gece! Ne Düşerki Payıma Zifir Sessizliğinde?

Yâr yardı yüreğimi, ben; sen kanadım…
Ne Leyla’ya Mecnun kalabildim senin varlığında, nede kendimi atabilecek bir kuyu bulabildim yokluğunda…
Ben ne dağlar delecek kadar aşıktım, nede uğruna ölünecek kadar maşuk…Kalbimin çöllerini aşamasada Mecnun,gözlerimin kuytularında boğulsada aşk ve yalan kadar sadık olamasamda yalan hayata, ben; sen kadar zifir yazgımla bir sana sadık kalabildim bu hayatta birde ölüme…

Züleyha’lığa Mecnun Firavunlar "gayri sadık" damgası vurup kendi hayatımın gözlerinden düşürürken beni; ben senin gözlerinde ne çok büyüdüğümün bilincinde değildim elbet…

Ebedi aşksızlığa müebbet kararı vurulsada tek celsede boynuma,ben; kendi hükmümü kendim yazdım alnıma…
Yusuf’un gözleriyle dirilmek adına, atıp kendimi kör kuyulara, müebbet suskunluğu urgan yaptım boynuma…
Uzak kentlerin baykuş çığlıklarına gizledim sessizliğimi…
Sen, karanlığını yakan zılgıtlarıma aldırış bile etmezken kör kuyularda körelen susuşlarım sadece kendi gözlerimde yankı buldu…

Sen, seninle körelttiğim gözlerime martı leşleri sundun, günaydınları hiç olmayan sabahlarımı aydınlatmak adına…
Üstelik yâr dedin ölü kuşlarını astığın yalancı sabahlara…
Koynunda yediverenler yeşertmek adına beni martı leşlerine terkettin ve gittin…
Ben yarsız kaldım… Yani yarasız… Yani sensiz…

Şimdilerde bana bıraktığın yalancı yarlara yalan yaralar kanatıyorum…
Düş yiyen gözlerimi martı leşlerine çevirip: "Bak yar!" diyorum…
"Bak yar!"
Yıldız yıldız söktüm sen yazılı göğümün alfabesini…
Kör sitemler batırdım adını aydınlatan tümcelerime…
Gün yüzü görmeyen yüzüme yar yüzünü haram kıldım…
Kendime açılan kapıları sensizliğe kapadım…
Ve gözlerimin sensizliğe mühürlü kapılarını ceset kokulu yarınlarla açtım…

Baykuşları barındırdığım gözlerim o kadar kördü ki; geceyi utandırdı siyahı…

Şimdi… Şimdi gözlerim bana kalsın yâr bütün körlüğüyle…!
Sen, gözlerimin bahçelerinde, baykuşları besle gözlerinle…
Al… Sana gece getirdim ceplerimde…
İhanet kadar karanlık… Ölüm kadar kusursuz… Süs diye tak gözlerine…

Bak! Yokluğunla büyüttüm ben bu zifiri yalnızlığı…
Avuçlarımın arasında kalan senle geceyi kararttım…
Gün doğumları hiç olmayan bir kentte, her akşam gün batımıyla tükenen zamanla avuttum yokluğunu…

Hıçkırıklarını boğdum ölümün, karşı yakası hiç olmayan denizlerde…
Yalnızca Azrail’i büyüttüm çocuksu düşlerimde…
Sen bütün sağırlığınla duymazken beni; gözlerimde yankı bulan suskunluğumu Yusuf duydu sadece…

Oysa ben ne Yusuf kadar aşktım, ne Züleyha kadar aşık…
Yakup kadar kördüm sadece…
Bu yüzden bir tek gece kaldı ömrü delik ceplerimde…
Öyle bir gece ki; yıldızları adınla söndürüp, düşürdüm solgun günceme…
Ayı gözlerinde boğdum…
Ve gelen güneş Yusuf’unu armağan etti Yakub’a, senin gözlerinde…
Ama sen; Yakub’u kör ettin Yusuf yüzlü gidişinle…

Gittin! Beli bükük bıraktın zamanı…
Akrep ölümü vurdu…
Yaktığın bu yangında İbrahim olamadım ben…
Yanmayı seçtim yangına…
Önce kalbimin mabedindeki yüzün kadar masum, yüzün kadar hüzün yüzlü putları kırdım…

Bu cinayeti ben işledim…
Bu cesetler benim…
Boynuma urgan yaptım baltasını aşkın…
Ben o büyük putu oynadım putlaşmış insanların dünyasında…
İbrahimi cesetler biriktirdim kalbimin kuytularında…
Ve gidişinle körelttim suçlarını zamanın…

Adın damladı Kabil’in katil gözlerinden damlayan, pişmanlık yüklü kanla aşka…
Habil kadar maktül,Kabil kadar katil olsamda ilk sahnesini hep kaçırdığım bu hayat tiyatrosunda ve yaşamımda kibritçi kız hikayesinin kahramanlığına terkedilip hayatın kaldırım köşesi ıssızlığında unutulsada ruhum, ve inadına ölümümde uyuyan güzel uykuları çok görülsede bana; ben Habil yüzlü masallar biriktirdim yokluğunda…

Öyle ya…

Ben aşkı Züleyha’ya bıraktım!…

Mecnun’un çöllerine gömdüm aşkı…
Yusuf’un yüzüne sakladım suretini…
Yakub’un gözlerine sapladım…
Ve çocukların uyku kokulu masallarında unuttum aşkı…
Külkedisinin baloda düşürdüğü aşk en çokda kurbağa prense yakıştı…
Zaman 12yi vurdu…
Masal kahramanları aşkı öptü prenseslerin gözlerinde…
Ben ölümü öptüm Yusuf yüzlü gidişinde…
Bu büyü böyle bozuldu…
Şimdi uyuyan güzel uykularında ölümü bekliyorum…!

..!

 

 Kan attım şiire/uyanmadı cümle

Sana cümlesi sen olan sözlerle

Bir kar yarığı, düş fırtınası sesiyle

Çığlık atıyorum…

 

Bırak yansın/kül eserken saçın

Nöbet tuttum gözlerine, görür diye

Bıçak gibi keserken ayaz, topladım

Sabahın uykusuzluğuna kahır

Feshedilmiş zamana ikrar

Sancına düştü kördüğüm.

 

Siyahı boyadım rengine/gece oldu

Oysaki aydınlıktı düşlerim, açılırken

Sabaha kaldırdım sesini

Bilemedin, kaçarken sana gelişim

Büyük bir kurtuluşudur ölümün

 

Ölümünde insan/kaç yaş arttırabilir

Kaç mevsimi ziyan eder, aşka cemre

Düşse gözlerinden yaş

Bana kahır kalır

Bırak, gidiyorum işte

Sen kaçarken sesimde

Ben yazamam seni

 

Kesilirken zamanım/sakın gelme

Bir kan kurusu gülün sıcağını

Yüreğime narkoz diye

Damıtacağım/gülkurusu

Sağanak olacak korku

Etrafına serilen düş

Feryat olacak.

 

Sanki her kahrın canisiyim/

Ellerime düştüğünden beri

Yüreğimin gardiyanı, şiirin kafiyesi

Oldun mahpusluk ömrümde kırağı.

 

Çığ düşse de/tutma elimi

Eledim seni kahırla, sana aşk

Sana sevgi, sana yağmur biriktim

Kaçarken düşümde rüya

Sızımlığında can verdin elemin.

 

Şimdi kutsanmış sözün/bir diliminde

Aşk koydu dua içime

Gittiğin kadar yanığım/kaldığının matemi

İçimde feryat kaldı/gitme sesinde

Hayır, yok, bitti artık

Saklamıyorum seni/ saklamıyorum.

Aklanırken içimde/karalanıyorum.

 

Saklanırken bakma/kan attım şiire

Bulandı cümle, kahırken hasret

Ezeliyim gönlünde

Üç bıçak yarası

Biraz toprak

Çizdim resmini göğe

Gelme artık, kayboldum ben.

..!

 
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.

Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?


Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.

Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.

Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.

Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?

Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.

Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.

Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk… / Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla… / Taş değil misin ey yâr?

..!

 

Geceye kurban edilmiş bir karanlığa gözlerin miktarı bir umut yaktım.
Sonra büyüdüm biraz.
Sorma ne kadar büyüdün diye..
Sen kadar büyüdüm dün gece..
Ve bir türlü bitiremediğim önsözümü tamamlayıp,
Lafzımdaki tüm alfabeyle söylüyorum;
Seni bir Elif miktarı seviyorum…”

Çıplaktım adım miktarı / seni giyindim bolca..

Seni tanıdığım zamanlardı acıya tuz basışlarım.
Gömleğimden sızan kan rengine benziyordu göğümün rengi.
Sen yoktun ilkin, kıyısızlığın eşiğindeydi gözlerim..
Yarım yamalak sözlerim, yamalı susmalarım vardı dudağı kuyulara dayanmış..
Çıplaktım adım miktarı, üryandım yaralarından feragat edip kaldırımları yatak bilen.
Yer edinemedi sözlerim dudaklarımın cografyasında,
ölemedi yüreğim kendi infazının avucunda.
Tam vazgeçmişken umuttan,
tam da sözlerimi sırtıma vurmuşken düştün düş’üme..
Yalnızdım kalıbım kadar seni diktim önsözüme.
Yarımdım, seninle tamamladım acıkta kalan yanlarımı..

Seni tanıdığımda gardolabında ütüsüz satırların vardı.
Ertelenmiş, geçiştirilmiş ya da zamana ötelenmiş rüyaların vardı..
Karanlığa çaldığın lakin tutmamış bir sabah yağmuru vardı kirpiklerinde birikmiş.
Kıyısızlık dururken yüzünde, dağların arsızlığı vurmuş sevda rengine..
Kaybetmişliğin rengi siyaha çalarken,
koynuna döşenmekteydi ayrılık trenlerinin gri sirenleri..
Bir yanı üşümekteydi ellerinin,
diğer yanı ise idam sehpasındaki urganı düğümlemekteydi..
Seni tanıdığım zamandı, gölgelerin karanlığa başkaldırışı.

Biz ki acıya bağdaş kurmuş iki zamandık, susuşlara meyilli.
Birbirine hiçbir zaman kavuşmayacak trenlerin tek suçlusuyduk.
Sevdaya itham edilmiş romanların katili,
yüreğinden sızan kanları susuz toprağa ifşa edilen iki hükümlüydük..
Biz ki hüzne örülüydük..
Sonra sırtlarımızı dayadık birbirimize.
Kalabalıkların arasına iki kırık bedenle yürümektense;
bir kız çocuğuna renkli balonlar alma suçuyla ölmeyi tercih ettik ..
Kavganın ortasında, gölgenin avcuna,
karanlığın sabahına bir filiz ekmeye yemin ettik biz..
Günahlarımıza tövbe diye degil,
Elif’in dilsiz duvağına dua saflığı katmak için aynı safa durduk.
Ayak uçlarımıza dökülen gözyaşına biz umut ilave ettik
ta ki bu iki beden bir canda vücut bulana kadar…
Çünki bizim ekmeğimiz; hayata hüzün miktarı ölüm,
ölüme bir dua miktarı hayat katmaktı.
Başardık sevgili..
Başardık..
Kendi ayaklarının üzerinde durabilen sevdayız biz.. 
 

” Büyüdük lakin sen hala benim için saçları örgülü bir kız çocuğusun
rüzgarın peşinde koşan “

Küçük bir kız çocuğu canlanıyor gözlerimde
siyah -beyaz fotoğrafların şahitliğinde.
Çocukluğuna dair tek bir resim olmasa da arşivimde,
biliyorum ki o siyah -beyaz sinemasına hayat rengi katansın.
Bilirim ki, gözlerine sirayet etmiş renklerden
çıkarırım seni siyah - beyaz tonlardan.
Onca çocuğun arasından saçlarındaki rüzgardan tanırım ben seni.
Bilirim ki, örgülü saçlarına kurulmuştur dört mevsim.
Şimdilerde iki yetişkiniz zamanın dudaklarında.
Sırtı birbirine değmemiş iki sıradağdır omuzlarımız.
Gözlerimizde iki tren garı beslenir, kirpiklerimizde kısır topraklar..
Hadi imkansızlığın kanamasın dudaklarında..
Kanatlan siyah-beyaz fotoğraflardan..
Bizi bekliyor Elif diyen cicekler…
Vuslat yakındır artık…

Ey hayat rengine bürünmüş gözlerimin sahibi,

Sırça bir köşke denk gelmese de düşlerimiz,
biz yine de yürüyelim elimizde bir kutu çikolata ile.
Gardolabında ütülenmeyi beklese de satırların,
eselim bir deli rüzgarın peşinde..
Durma sakın, sevdamızla daha nice yetim ceylanı emzireceğiz.
Gülüşlerimizle kurulayacağımız o kadar ıslak kirpik var ki sakın duraksama..
Ayakkabılarım ayağımda değil sevgili diye yorma kendini.
Toprak ayakkabın olmuşken neye gerek ki uzun topuklu ayakkabıların..
Koş hadi..
Zaman Elif’in düş’ü değil mi..
Yaşadıklarımız umudun ta kendisi değil mi ?

Özür dilerim ey yaraları tuz kokan sevgili,

Güya seni yazacaktım satırlara.
Diz çöktüm lahfzımdaki dimağa lakin başaramadım yine..
Anlatamadım yine..
Anlamadığımdan çıkardığım, hiçbir sözcüğe emanet edemem seni.
Seni ancak ben yaşarken yazabilirim dudaklarıma.
Yüreğinin büyüklüğüne tekâbül eden anlam ancak benim nefesimde saklı…
En iyisi Elif miktarı susmak.
Bilirsin ki bir Elif miktarı susmak;
sözcüklerin yetmediği yerden hayatı yaşabilmektir
Tıpkı senle ben gibi..
Şimdi ben sustum..
Seni bana Elif anlatsın…

…………….

Yeşeren düşlere,
Dudak kenarları Nisan sevinciyle dolan Elif niyetine..
Sustum…
Sustuğum kadar sevilesin diye..

…………..

Ey gözlerinde hayat bulduğum..
Verdiğin hayat miktarı gülümsüyorum

Ey yüreğindeki umutlara tutunduğum…
Adın miktarı büyütüyorum seni…

Ey sevginle Elif’i soluduğum..
Aldığım nefes miktarı yaşıyorum seni..

Ey adına sustuğum, canına can diye susadığım..
Bir “Elif ” miktarınca seviyorum seni ..

Beni en iyi sen anlarsın yine de hatırlatayım;
Sustum..
Başımı eğdim sana..
Sağ elimi sol göğsüme götürdüm…
Seni sevdiğim için..
Senin tarafından sevildiğim için..
Koca bir “eyvallah”….

” 8 Nisan’a verebileceğim en büyük hediyem; yüreğimdir.
Kabul eyle…”

Duvar’da


Penceremin önündeyim, kalabalıklar arkama düşüyor. Her şeyin daha az olduğu günler. Güneşin, ışığın, gülümsemelerin az olduğu bir sabah.

Başka biri olarak uyanmak istediğim bir sabah. Duvara karşı sigaramı içiyorum, duvar yere doğru ağır, deliklerinde güvercinler, üzerinde kar tanecikleri. Sadece küle yetiyor gücü rüzgarın. Başka biri oldum mu bu sabah? İstedim mi gerçekten?

Aynı kalmaktan korkuyorum, bu duvar gibi olmaktan.

Yoruluyorum, anlıyorum. Söylüyorum, yoruluyorum.

Karşımdaki duvarın resmini çiziyorum kibrit kutularına, farkında olmadan.

Aynı şarkılarla yıkanıyorum, hep aynı koku var tenimde. Bir sigara daha aç karına.

Dualar için yakılan mumları üfleyip, kapı zillerine basıp kaçıyorum. Küfürler savuruyorum.Lokma geçmez oldu boğazımdan, büyük sözler seçiyorum bu hırsımdan.

Her gece uykularım bölünmeden önce o duvara işiyorum rüyalarımda.

Yazdıklarım masamda
Yazmadıklarım aklımda
Söylediklerim havada
Söylemediklerim boğazımda.

Bunları okudum bir sabah duvarımda. Kim yazdı acaba? Neden ?

Pas rengi tuğlaların üstünde sprey, kırmızı bir boyayla yazılmış bu dört satır. Oturup sandalyeme baktım yazıya dikkatlice. Artık bu yazıyla yaşamak zorundayım.Çünkü her sabah karşımda olacak ve benim onu silmeye gücüm yok!

Adi Yokluktu Hayallerİn Uzağinda



Maviye uzak bir hayaldeyim şimdi...
Zamansız ağlayışlarım var rüzgarın yanaklarında
Çoğu kez yağmur olup düşüyorum şehre
Çoğu kezde öyle bulutsu bakıyorum bu şehre
Herşey kipriklerimin ucunda yanıyor
Bir damla gözyaşında herşey yanıyor
Yüreğimde adı konulmamış çağ yangınları
Bitmek bilmiyor
Yeniden bir anka olur muyum bilmiyorum ama
Şimdi kendi külümde savruluyorum işte
Dağ başlarında çılgınlığım ve adım adım yüreğimde
Çığırtkanlığım
Yani yokluğun yitik semtlerinde kayboluyorum
Sensiz daha bir ufalanıyorum

..!

Yanlış aşkların güzergahından çark etmişe benziyor yüreğim..
Karanlığa sitem, yıllara özlem gibi kanayan yaralarım..
Bunlara rağmen şehir gözbebeğime sığmıyorsa artık..
Daha ne demeye uğraşmalı..
Bir eylül daha soluyorsa divane ömrümün tenha sokaklarında..
Bir ömür,daha kaç asıra sığar böyle?
Bu düğümü...
Yenilmeye hükümlü ömrümün aynadaki kahrolası görüntüsünü..
Kendime soruyorum..

Herkes gibi olmak varken..
Bu kendinden tezat yüreğimin kuytu köşelerinde..
Bir sığınak arıyorum, yaşamış olmaya dair..
Belki de yaşıyorum kimbilir?
Ama nedense kalbimin sesinde bir sükunet bulamıyorum..
Ve geçip giden günlerden geriye tek gördüğüm;
İnsan kalabalıklarında..
Bir labirentin içinde çıkış yolu bulurum umuduyla oradan oraya çırpınışım..

..!






En kötü ihtimalle ben bir yalnızlığının saçına dolar ellerimi, kaybolurum salkım saçak...
Kalabalık bir yalnızlıkta, baş başa sakin, sessiz, bir öksüz edayla dolaşırım.
Aşkın affına sığınsam da affedilmem biliyorum döner dururum pervane gibi, kapısında dilenişim olur...
Vazgeçip yıldızlardan aya değdi ellerim bu gece
Geceye değer gözlerin, hüzün irkilir...
Hüzün de düştü ellerimden, tenhadayım üşüyorum...


Süslü yalanlar, yalandan bozma hikaye... Sevdası kadar sahtedir pişmanlığı bu kentin
Yoksul hayallere yardım toplanır ruhumdan habersiz,
Oysa benim uyku denizinde yüzerken bir rüya ayaklarımı kanattı
Kalbinin ellerindeyim, zifiri karanlık zindanındayım,
Sen kadar anlamlı bir yalnızlıkla düşüyorum yüreğinin coğrafyasına,
Hangi hayalin elinden tutsam kırılır buzdan parmakları,
Adını, yalnızlık makamında hecelerimle gecenin sessiz varlığında alırım yerimi...

Hep bekleyen olmak ne acı; "bekleme salonu yalnızlığındayım"
Çığlıklarımı duymak için kulak kesilmiş yaratıklar, şimdi nerdeler?
Bedenimde ki yara izlerini daha mı kanatmak isterler?

Asimile bir vurgun, kırgınlıklar kadar saçmalık...

Özlemler kırık dökük bir cami avlusunda biriktirilir ki dualara değer can kırıkları,
Gece sinmiş; yalnızlığımın geleceği silinmiş, geçmişi izsiz...
Şiddetli telkinlerle kapıyı açmaya çalışanların elleri, düşmez mi geceye?
"Kapıyı açamadığım için üzgünüm"...

Yalnızlık; çok basit; "yalnız bir yalnızlık" hepsi bu...
Son basamağındayım yalnızlığın düşüyorum...
İfadesi alınmış yalnızlığın bertaraf edilmiş sol kesiğiyim...
Düşlerimi ateşe veriyorum bir kibritin ucunda;
Güle güle yalnızlığım , güle güle masalımda ki son yalan...

..!

Gözlerimdeki buğuyu çözmeyeceğim bu gece,

Yüreğimdeki mührü kaldırmayacağım,

Sesime titreyerek yansıyan hüzün nağmelerini

yutmayacağım,

avazı çıktığı kadar bağıracak hüzün dolu melodilerle.

Bugün oynamayacağım bana biçilmiş rollerimi ,

hüzünlerime ihanet etmeyeceğim,

Neşe dolu kahkahalarla çınlatmayacağım duvarları,

aynalara göz kırpıp,

dudaklarıma neşeli gülücükler kondurarak,

"Sahne!".... demeyeceğim bu kez.

Zaten güler gibi yapan gözlerimde ,

neşeli kahkahalar atar gibi yapan sesimde

yoruldu bu oyundan.

Hüzün bayraklarını zirvelere taşıyıp,

dalgalandıracağım,

Kim ne derse desin sahip çıkacağım onlara....

..!




... Ve sevda darağacında. Elimi çeksem senden olacağım... Çekmesem kendimden..