|
|

Seni düsünmek güzel sey, ümitli sey, Dünyanin en güzel sesinden En güzel sarkiyi dinlemek gibi birsey... Fakat artik ümit yetmiyor bana, Ben artik sarki dinlemek degil
sarki söylemek istiyorum.
NAZIM HİKMET

... Yitik bir ezgisin sadece, Tüketilmiş ve düşmüş, gözden. Düşlerinde bir çocuk hıçkırır Gece camlara sürtünürken; Çünkü hiç bir kelebek Tek başına yaşayamaz sevdasını, Severken hiçbir böcek Hiç bir kuş yalnız değildir; Ölümdür yaşanan tek başına, Aşk iki kişiliktir.
 Bir kadının eksik alışkanlıklarından dökülüyor zaman sırça hüzünler, saklı yol hikayeleri bulutlara çizilen haritalarda biten masal sesime dağılan yağmuru topluyorum gecenin yanlış yerinden başlıyor şarkılar
ayaz sürüyor kirpiklerine şehrin kırık saçakları ne zaman yüzüne baksam bir uçurum açılıyor bağırıyorum sesine çarpıp geri dönüyor sesim bilmiyorum en çok hangi iklime yakıştığımı göçebe bir yanılgıyım kimse beni konuşmuyor
beklemekle bitiyor gitmek diye başladığım her şey öyle yenik bir hikaye, imlası bozuk bir aşk anımsadıkça siliniyor yüzler, bir ünlem yalnızlık gereklilik kipinde sürüyor hayat aslından daha anlamlı duruyor gölge
anlamıyorum bir gelincik kaç rüzgar sığdırır ömrüne... Elif karanlıkta oturuyordu. Bir Be bulsa, açılacaktı yolu. Ama sırdı Be. Elif sırrın varlığını bile bilmiyordu.
Oysa gelmesi gerekiyordu Be'nin...
Gelmesi ve ayağına düşmesi Elif'in..
... bana senden bir haller oluyor dedim ya! oluyor işte bu günler daha hızlı adımlıyorum acaba diyorum aklında mıyım hâlâ? yağmur yağdığında
ıslanır mı baktıkların? 
Tenim bilse de yokluğun hakikatini, ruhum hiçbir şeyi kabul etmiyor. Aldanmaya devam… Bu elbette tek kişilik bir aldanmadır. Ten bilse de sevgilinin gittiğini, ruh bilmez. Ten, kırışır. Eskir. Kederlenir. Bilgi edinir. Ruhsa, oyuna daldığı için karnı asla acıkmayan bir çocuk gibidir. O, çocukluğunu ve sevip de takılı kaldığı suretleri, he zaman sadakatle ve coşkuyla, sanki hiç gitmemişler gibi bekleyecektir.
Meleklere kalsınlar! Tüm içimden gidenler…
Sibel Eraslan
Ey, Gözleri Düş Rengi..!
Ne söylersen onu yapıyorum elimde değil verdiğin güle dokunmamak gözlerin neredeyse bedenim orada oluşuyor yeniden
rüzgârların eğilip kulağıma fısıldadıkları oluyor söylediklerin dilim tutuluyor sanki buruk bir yemiş tatmışçasına sessiz bir başına yokolarak yeniden yaşıyorum yanında hiçliğin tadına bakıyorum varlığını biraz biraz duydukça bedenim bedenine kapanıyor yavaşça sırtında büyük sırmalı bir harmaniyle karşılıyorsun beni
bir bulut gelir hani kanatları yağmur rengidir uzun yol yorgunudur sonra başka türlü bir yüzdür gökyüzü onu yaşıyorum yanında kış sabahının açmış tüm çiçekleri elinde elimde değil senin yanında ırmakların sesini dinlememek birden bire allak bullak oluyorum gelişinle kollarımdan uç veren zeytin dalları ipek bir sedire yatırıyorum duygularımı seni ey yağmur kaçkını sabah yeli tadı sen güneşin ışıkdamlası ayışığı dansı sen geceyarısı beyazı kasırgada deniz denli tutkunu olduğum sen yemişlerin zehir tadı evrenim tuzum dağyelim yaşamım ve yanıbaşımda soluk alıp veren deniz gibi sen.
Gülseli İnal

Hoş geldin! Kesilmiş bir kol gibi omuz başımızdaydı boşluğun... Hoş geldin! Ayrılık uzun sürdü. Özledik. Gözledik... Hoş geldin! Biz bıraktığın gibiyiz. Ustalaştık biraz daha taşı kırmakta, dostu düşmandan ayırmakta... Hoş geldin. Yerin hazır. Hoş geldin. Dinleyip diyecek çok. Fakat uzun söze vaktimiz yok. YÜRÜYELİM.....
NAZIM HİKMET

"hep denedin. hep yenildin. olsun. yine dene. yine yenil. daha iyi yenil."

Bir ben gibisi olmayacak aranızda, Hiç birinize benzemediğim kadar hiçbiriniz benzemeyeceksiniz bana. Hepiniz düz yollarda,sakin ve güvenli bir yaşamın koynundasınız, Bense derin ve karanlık bir kuyunun başındayım. Fethedilen değil fethe kalkışan olarak kalacak geçmş ve gelecek Zamanlarda adım. Acım acınızdan, Gücüm gücünüzden çünkü çok daha fazla Aşk benim hakkım...
Körlüğümü Kör Eden Gece! Ne Düşerki Payıma Zifir Sessizliğinde?
Yâr yardı yüreğimi, ben; sen kanadım… Ne Leyla’ya Mecnun kalabildim senin varlığında, nede kendimi atabilecek bir kuyu bulabildim yokluğunda… Ben ne dağlar delecek kadar aşıktım, nede uğruna ölünecek kadar maşuk…Kalbimin çöllerini aşamasada Mecnun,gözlerimin kuytularında boğulsada aşk ve yalan kadar sadık olamasamda yalan hayata, ben; sen kadar zifir yazgımla bir sana sadık kalabildim bu hayatta birde ölüme…
Züleyha’lığa Mecnun Firavunlar "gayri sadık" damgası vurup kendi hayatımın gözlerinden düşürürken beni; ben senin gözlerinde ne çok büyüdüğümün bilincinde değildim elbet…
Ebedi aşksızlığa müebbet kararı vurulsada tek celsede boynuma,ben; kendi hükmümü kendim yazdım alnıma… Yusuf’un gözleriyle dirilmek adına, atıp kendimi kör kuyulara, müebbet suskunluğu urgan yaptım boynuma… Uzak kentlerin baykuş çığlıklarına gizledim sessizliğimi… Sen, karanlığını yakan zılgıtlarıma aldırış bile etmezken kör kuyularda körelen susuşlarım sadece kendi gözlerimde yankı buldu…
Sen, seninle körelttiğim gözlerime martı leşleri sundun, günaydınları hiç olmayan sabahlarımı aydınlatmak adına… Üstelik yâr dedin ölü kuşlarını astığın yalancı sabahlara… Koynunda yediverenler yeşertmek adına beni martı leşlerine terkettin ve gittin… Ben yarsız kaldım… Yani yarasız… Yani sensiz…
Şimdilerde bana bıraktığın yalancı yarlara yalan yaralar kanatıyorum… Düş yiyen gözlerimi martı leşlerine çevirip: "Bak yar!" diyorum… "Bak yar!" Yıldız yıldız söktüm sen yazılı göğümün alfabesini… Kör sitemler batırdım adını aydınlatan tümcelerime… Gün yüzü görmeyen yüzüme yar yüzünü haram kıldım… Kendime açılan kapıları sensizliğe kapadım… Ve gözlerimin sensizliğe mühürlü kapılarını ceset kokulu yarınlarla açtım…
Baykuşları barındırdığım gözlerim o kadar kördü ki; geceyi utandırdı siyahı…
Şimdi… Şimdi gözlerim bana kalsın yâr bütün körlüğüyle…! Sen, gözlerimin bahçelerinde, baykuşları besle gözlerinle… Al… Sana gece getirdim ceplerimde… İhanet kadar karanlık… Ölüm kadar kusursuz… Süs diye tak gözlerine…
Bak! Yokluğunla büyüttüm ben bu zifiri yalnızlığı… Avuçlarımın arasında kalan senle geceyi kararttım… Gün doğumları hiç olmayan bir kentte, her akşam gün batımıyla tükenen zamanla avuttum yokluğunu…
Hıçkırıklarını boğdum ölümün, karşı yakası hiç olmayan denizlerde… Yalnızca Azrail’i büyüttüm çocuksu düşlerimde… Sen bütün sağırlığınla duymazken beni; gözlerimde yankı bulan suskunluğumu Yusuf duydu sadece…
Oysa ben ne Yusuf kadar aşktım, ne Züleyha kadar aşık… Yakup kadar kördüm sadece… Bu yüzden bir tek gece kaldı ömrü delik ceplerimde… Öyle bir gece ki; yıldızları adınla söndürüp, düşürdüm solgun günceme… Ayı gözlerinde boğdum… Ve gelen güneş Yusuf’unu armağan etti Yakub’a, senin gözlerinde… Ama sen; Yakub’u kör ettin Yusuf yüzlü gidişinle…
Gittin! Beli bükük bıraktın zamanı… Akrep ölümü vurdu… Yaktığın bu yangında İbrahim olamadım ben… Yanmayı seçtim yangına… Önce kalbimin mabedindeki yüzün kadar masum, yüzün kadar hüzün yüzlü putları kırdım…
Bu cinayeti ben işledim… Bu cesetler benim… Boynuma urgan yaptım baltasını aşkın… Ben o büyük putu oynadım putlaşmış insanların dünyasında… İbrahimi cesetler biriktirdim kalbimin kuytularında… Ve gidişinle körelttim suçlarını zamanın…
Adın damladı Kabil’in katil gözlerinden damlayan, pişmanlık yüklü kanla aşka… Habil kadar maktül,Kabil kadar katil olsamda ilk sahnesini hep kaçırdığım bu hayat tiyatrosunda ve yaşamımda kibritçi kız hikayesinin kahramanlığına terkedilip hayatın kaldırım köşesi ıssızlığında unutulsada ruhum, ve inadına ölümümde uyuyan güzel uykuları çok görülsede bana; ben Habil yüzlü masallar biriktirdim yokluğunda…
Öyle ya…
Ben aşkı Züleyha’ya bıraktım!…
Mecnun’un çöllerine gömdüm aşkı… Yusuf’un yüzüne sakladım suretini… Yakub’un gözlerine sapladım… Ve çocukların uyku kokulu masallarında unuttum aşkı… Külkedisinin baloda düşürdüğü aşk en çokda kurbağa prense yakıştı… Zaman 12yi vurdu… Masal kahramanları aşkı öptü prenseslerin gözlerinde… Ben ölümü öptüm Yusuf yüzlü gidişinde… Bu büyü böyle bozuldu… Şimdi uyuyan güzel uykularında ölümü bekliyorum…! 
Kan attım şiire/uyanmadı cümle
Sana cümlesi sen olan sözlerle
Bir kar yarığı, düş fırtınası sesiyle
Çığlık atıyorum…
Bırak yansın/kül eserken saçın
Nöbet tuttum gözlerine, görür diye
Bıçak gibi keserken ayaz, topladım
Sabahın uykusuzluğuna kahır
Feshedilmiş zamana ikrar
Sancına düştü kördüğüm.
Siyahı boyadım rengine/gece oldu
Oysaki aydınlıktı düşlerim, açılırken
Sabaha kaldırdım sesini
Bilemedin, kaçarken sana gelişim
Büyük bir kurtuluşudur ölümün
Ölümünde insan/kaç yaş arttırabilir
Kaç mevsimi ziyan eder, aşka cemre
Düşse gözlerinden yaş
Bana kahır kalır
Bırak, gidiyorum işte
Sen kaçarken sesimde
Ben yazamam seni
Kesilirken zamanım/sakın gelme
Bir kan kurusu gülün sıcağını
Yüreğime narkoz diye
Damıtacağım/gülkurusu
Sağanak olacak korku
Etrafına serilen düş
Feryat olacak.
Sanki her kahrın canisiyim/
Ellerime düştüğünden beri
Yüreğimin gardiyanı, şiirin kafiyesi
Oldun mahpusluk ömrümde kırağı.
Çığ düşse de/tutma elimi
Eledim seni kahırla, sana aşk
Sana sevgi, sana yağmur biriktim
Kaçarken düşümde rüya
Sızımlığında can verdin elemin.
Şimdi kutsanmış sözün/bir diliminde
Aşk koydu dua içime
Gittiğin kadar yanığım/kaldığının matemi
İçimde feryat kaldı/gitme sesinde
Hayır, yok, bitti artık
Saklamıyorum seni/ saklamıyorum.
Aklanırken içimde/karalanıyorum.
Saklanırken bakma/kan attım şiire
Bulandı cümle, kahırken hasret
Ezeliyim gönlünde
Üç bıçak yarası
Biraz toprak
Çizdim resmini göğe
Gelme artık, kayboldum ben.
Ey yâr, susuşum sözümü esirgemekten değil. Sana değen sözleri çoktan yitirdim; dudağım avare, dilim perişan.
Aklım ermiyor ki, sustuğumu bileyim. Kalbim ayılmıyor ki sana hitap edeyim. Kelimelerin sıcağı kaçmış, hece hece küllenmişler; sükût lehçesinde aç susuz bir mülteciyim şimdi. Seni taşa benzettiler. Öyle dilsiz, öyle hayatsız, öyle duygusuz diye. Değirmende konuşan taş değil midir peki? Acıyı öğütüp ekmek eyleyen senin dönüşün değil mi? Sen değil misin kabrimi bekleyen sadık yâr? Dillerin sustuğu yerde sen değil miydin ısrarla adını söyleyen unutulanların? Sen değil misin nice dertlinin derdini hiç itirazsız dinleyen?
Sahiden taş mı kesildin? Oysa, sen sözlere efsûn bağışlayan dudaksın. Nefesi boşluğun hapsinden kurtarırsın. (Belki de her ses bir mahpusun kırılmış zincirlerinin şakırtısıdır.) Sana değdiği yerde dirilir sessizlik. Sana vuruldukça hece hece kanatlanır suskunluk; şiirlerin ufkuna yükselir söz, öykülerin kuytularında giyinir. Sen, dağı delen Ferhat’sın; söz ki dağı kar gibi eritir de Şirin yâri sımsıcak kucaklar. Sen Aslı’ya Kerem’sin; ses ki çatlak dudaklardan sızan kevserdir. Sen Kerem’in Aslı’sın; söz ki tek bir hecesi bizi varlığın koynuna saklar; “Ol!”sözü hatırına yokluk varlığa yüz bulur.
Taşın sözü yok mudur ey yâr? Taş dediğin konuşur. Zamanın dudağıdır. Çatlaklarından acılar sızar; kuytularında çocuk gülüşleri gibi neşeler saklar. Taş dediğin susar. Zamanın dilidir; bir bakışında nice gürültüyü susturur; anlamsız telaşları dağıtır, hoyrat koşturmaları durdurur. Kadîm zamanlar içinden sızıp gelen bir kan gibidir taş; nabzımızı doldurur.
Taş zamanla eskimez mi? Sen zamansın, ey yâr, gelir ve gidersin. Saatlerin kadranında uslu uslu gezinirsin amma saçlarımı değil sadece kemiklerimi dağıtırsın. Usulca sokulursun odama; “tik-tak”, sadece “tik-tak”, eşyalarımı değil sadece beni de benden çalarsın; elbisemi değil sadece tenimi de soyarsın. sevdiğimle arama ayrılıklar koyansın. Sen çoğaldıkça ben azaldım; seni tükettim derken ben tükendim. Sen zamansın, ey yâr, pek kıskançsın.
Taş kesilmişsin ki sana vefasız dediler. Tanımazmışsın beni. Adımı bile anmazmışsın. Güzellikten hiç anlamazmışsın. Mehtabı kucaklayan sen değil misin her defasında? Günün ilk ışıkları sana koşmadı mı her sabah? Nice surlarda masum bebekleri bekleyen sendin. Nice sütunlarda fısıltılı dualara fısıltını ekleyen sensin. Köprülerde kemerlerde yâri yâre kavuşturan senin metanetin değil mi? Çeşmelerden serin sulara yol veren senin serinliğin değil mi? Dereler boyu suların elinden tutup şarkılar söyleyen sen değil misin?
Aslında kendi taşını dikiyor değil mi insan? Her gün bir önceki günde bırakırız bedenimizi. Her yeni günün sabahında eskimiş bedenlerini yüklenir gibi insan. Sanki yakamızda çocukluk fotoğrafımızı taşır gibi yürürüz yeni zamanlara. Kendi cenazesini kaldırır gibidir insan. Baktığımız her yüzün ardında eskimiş yüzler saklıdır. Şimdiki bedenimiz daha öncekilerin başını bekleyen konuşkan bir taştır. Ölmüş yanlarımızı hatırlatır. Bir taş gibi ağırlaşır gözlerimizin karası. Var-yok arası bir titreyişe dönüşür nefesimiz. İki nefes ortasında dikilir taşımız. Taştan taşa koşar bakışımız. Hatıralarda saklı, solgun fotoğraflara nakışlı yüzler üzerine uzanır gölgesi.
Sen değilsin; taş benim ey yâr. Kendimi taşımaya mecâlim yok. Kendime söyleyecek sözüm yok. Kabrimden kalbine taşınıyorum ey yâr. Suskunluğum taş olmaklığımdan. Sözsüzlüğüm sözümü taşa devrettiğim için.
Bağrımda ağır ve soğuk bir suskunluk… / Taşıdığım sensin ey yâr. / Söze sığdıramadığım. / Ve hiç susturamadığım. / Ne oldu kalbime? / Katılaştı, katılaştı. / Taştan da katılaştı. / Ağlarsa, taşlar ağlar. / Ben ağlayamadım; sen ağla… / Taş değil misin ey yâr?
Geceye kurban edilmiş bir karanlığa gözlerin miktarı bir umut yaktım. Sonra büyüdüm biraz. Sorma ne kadar büyüdün diye.. Sen kadar büyüdüm dün gece.. Ve bir türlü bitiremediğim önsözümü tamamlayıp, Lafzımdaki tüm alfabeyle söylüyorum; Seni bir Elif miktarı seviyorum…”
Çıplaktım adım miktarı / seni giyindim bolca..
Seni tanıdığım zamanlardı acıya tuz basışlarım. Gömleğimden sızan kan rengine benziyordu göğümün rengi. Sen yoktun ilkin, kıyısızlığın eşiğindeydi gözlerim.. Yarım yamalak sözlerim, yamalı susmalarım vardı dudağı kuyulara dayanmış.. Çıplaktım adım miktarı, üryandım yaralarından feragat edip kaldırımları yatak bilen. Yer edinemedi sözlerim dudaklarımın cografyasında, ölemedi yüreğim kendi infazının avucunda. Tam vazgeçmişken umuttan, tam da sözlerimi sırtıma vurmuşken düştün düş’üme.. Yalnızdım kalıbım kadar seni diktim önsözüme. Yarımdım, seninle tamamladım acıkta kalan yanlarımı..
Seni tanıdığımda gardolabında ütüsüz satırların vardı. Ertelenmiş, geçiştirilmiş ya da zamana ötelenmiş rüyaların vardı.. Karanlığa çaldığın lakin tutmamış bir sabah yağmuru vardı kirpiklerinde birikmiş. Kıyısızlık dururken yüzünde, dağların arsızlığı vurmuş sevda rengine.. Kaybetmişliğin rengi siyaha çalarken, koynuna döşenmekteydi ayrılık trenlerinin gri sirenleri.. Bir yanı üşümekteydi ellerinin, diğer yanı ise idam sehpasındaki urganı düğümlemekteydi.. Seni tanıdığım zamandı, gölgelerin karanlığa başkaldırışı.
Biz ki acıya bağdaş kurmuş iki zamandık, susuşlara meyilli. Birbirine hiçbir zaman kavuşmayacak trenlerin tek suçlusuyduk. Sevdaya itham edilmiş romanların katili, yüreğinden sızan kanları susuz toprağa ifşa edilen iki hükümlüydük.. Biz ki hüzne örülüydük.. Sonra sırtlarımızı dayadık birbirimize. Kalabalıkların arasına iki kırık bedenle yürümektense; bir kız çocuğuna renkli balonlar alma suçuyla ölmeyi tercih ettik .. Kavganın ortasında, gölgenin avcuna, karanlığın sabahına bir filiz ekmeye yemin ettik biz.. Günahlarımıza tövbe diye degil, Elif’in dilsiz duvağına dua saflığı katmak için aynı safa durduk. Ayak uçlarımıza dökülen gözyaşına biz umut ilave ettik ta ki bu iki beden bir canda vücut bulana kadar… Çünki bizim ekmeğimiz; hayata hüzün miktarı ölüm, ölüme bir dua miktarı hayat katmaktı. Başardık sevgili.. Başardık.. Kendi ayaklarının üzerinde durabilen sevdayız biz..
” Büyüdük lakin sen hala benim için saçları örgülü bir kız çocuğusun rüzgarın peşinde koşan “
Küçük bir kız çocuğu canlanıyor gözlerimde siyah -beyaz fotoğrafların şahitliğinde. Çocukluğuna dair tek bir resim olmasa da arşivimde, biliyorum ki o siyah -beyaz sinemasına hayat rengi katansın. Bilirim ki, gözlerine sirayet etmiş renklerden çıkarırım seni siyah - beyaz tonlardan. Onca çocuğun arasından saçlarındaki rüzgardan tanırım ben seni. Bilirim ki, örgülü saçlarına kurulmuştur dört mevsim. Şimdilerde iki yetişkiniz zamanın dudaklarında. Sırtı birbirine değmemiş iki sıradağdır omuzlarımız. Gözlerimizde iki tren garı beslenir, kirpiklerimizde kısır topraklar.. Hadi imkansızlığın kanamasın dudaklarında.. Kanatlan siyah-beyaz fotoğraflardan.. Bizi bekliyor Elif diyen cicekler… Vuslat yakındır artık…
Ey hayat rengine bürünmüş gözlerimin sahibi,
Sırça bir köşke denk gelmese de düşlerimiz, biz yine de yürüyelim elimizde bir kutu çikolata ile. Gardolabında ütülenmeyi beklese de satırların, eselim bir deli rüzgarın peşinde.. Durma sakın, sevdamızla daha nice yetim ceylanı emzireceğiz. Gülüşlerimizle kurulayacağımız o kadar ıslak kirpik var ki sakın duraksama.. Ayakkabılarım ayağımda değil sevgili diye yorma kendini. Toprak ayakkabın olmuşken neye gerek ki uzun topuklu ayakkabıların.. Koş hadi.. Zaman Elif’in düş’ü değil mi.. Yaşadıklarımız umudun ta kendisi değil mi ?
Özür dilerim ey yaraları tuz kokan sevgili,
Güya seni yazacaktım satırlara. Diz çöktüm lahfzımdaki dimağa lakin başaramadım yine.. Anlatamadım yine.. Anlamadığımdan çıkardığım, hiçbir sözcüğe emanet edemem seni. Seni ancak ben yaşarken yazabilirim dudaklarıma. Yüreğinin büyüklüğüne tekâbül eden anlam ancak benim nefesimde saklı… En iyisi Elif miktarı susmak. Bilirsin ki bir Elif miktarı susmak; sözcüklerin yetmediği yerden hayatı yaşabilmektir Tıpkı senle ben gibi.. Şimdi ben sustum.. Seni bana Elif anlatsın…
…………….
Yeşeren düşlere, Dudak kenarları Nisan sevinciyle dolan Elif niyetine.. Sustum… Sustuğum kadar sevilesin diye..
…………..
Ey gözlerinde hayat bulduğum.. Verdiğin hayat miktarı gülümsüyorum
Ey yüreğindeki umutlara tutunduğum… Adın miktarı büyütüyorum seni…
Ey sevginle Elif’i soluduğum.. Aldığım nefes miktarı yaşıyorum seni..
Ey adına sustuğum, canına can diye susadığım.. Bir “Elif ” miktarınca seviyorum seni ..
Beni en iyi sen anlarsın yine de hatırlatayım; Sustum.. Başımı eğdim sana.. Sağ elimi sol göğsüme götürdüm… Seni sevdiğim için.. Senin tarafından sevildiğim için.. Koca bir “eyvallah”….
” 8 Nisan’a verebileceğim en büyük hediyem; yüreğimdir. Kabul eyle…”
Penceremin önündeyim, kalabalıklar arkama düşüyor. Her şeyin daha az olduğu günler. Güneşin, ışığın, gülümsemelerin az olduğu bir sabah.
Başka biri olarak uyanmak istediğim bir sabah. Duvara karşı sigaramı içiyorum, duvar yere doğru ağır, deliklerinde güvercinler, üzerinde kar tanecikleri. Sadece küle yetiyor gücü rüzgarın. Başka biri oldum mu bu sabah? İstedim mi gerçekten?
Aynı kalmaktan korkuyorum, bu duvar gibi olmaktan.
Yoruluyorum, anlıyorum. Söylüyorum, yoruluyorum.
Karşımdaki duvarın resmini çiziyorum kibrit kutularına, farkında olmadan.
Aynı şarkılarla yıkanıyorum, hep aynı koku var tenimde. Bir sigara daha aç karına.
Dualar için yakılan mumları üfleyip, kapı zillerine basıp kaçıyorum. Küfürler savuruyorum.Lokma geçmez oldu boğazımdan, büyük sözler seçiyorum bu hırsımdan.
Her gece uykularım bölünmeden önce o duvara işiyorum rüyalarımda.
Yazdıklarım masamda Yazmadıklarım aklımda Söylediklerim havada Söylemediklerim boğazımda.
Bunları okudum bir sabah duvarımda. Kim yazdı acaba? Neden ?
Pas rengi tuğlaların üstünde sprey, kırmızı bir boyayla yazılmış bu dört satır. Oturup sandalyeme baktım yazıya dikkatlice. Artık bu yazıyla yaşamak zorundayım.Çünkü her sabah karşımda olacak ve benim onu silmeye gücüm yok!
|
|
|
|